YİĞİT GÜNEL

FOTOĞRAFÇI - İSTANBUL / BEYOĞLU

19.11.2014

Fotoğrafçı Yiğit Günel, görsel tasarımın pek çok alanında çalıştıktan sonra, çocukluğunda tanıştığı fotoğraf sanatında uzmanlaşması gerektiğine karar verdi. Reklam ajansları için çekimler yaparken bir yandan da “34 Kadın 34 Portre” ve “Kayıp” gibi ses getiren pek çok projeye imzasını attı. 2007'de Beyoğlu'nda kurduğu kendi stüdyosunda halen birçok ajansa ve müşteriye profesyonel olarak fotoğraf hizmeti vermeye devam ediyor.

Yiğit Günel kimdir, kendisini nasıl anlatır?
Anadolu Üniversitesi’nde Basın Yayın okudum. O yıllar siyah beyazla ve karanlık odayla çok iç içe olduğum dönemlerdi. Yoğunlukla sosyal belgesel fotoğraf hayatımın merkezindeydi. Bilgi Üniversitesi’nde Görsel İletişim Tasarımı Master’ı yaptım ve bir fotoğraf güncesi kitabıyla mezun oldum. Birkaç reklam ajansında art director olarak çalıştım. 2007’de kendi stüdyomu kurdum. Mushroom Design adı altında reklam sektörüne fotoğraf, grafik tasarım, grafik animasyon hizmetleri verdim. Bu kadar işi tek başıma üstlenmek yerine, birinde derinlemesine uzmanlaşmaya karar verip fotoğrafa yoğunlaştım.

Fotoğrafla ilk ne zaman ve nasıl tanıştın?
Biraz hazıra kondum ben aslında. Ben dünyaya geldiğimde bizimkiler tanıştırdı. Yani hep hayatımda oldu fotoğraf. O hani çoğumuzun evindeki ardiye olan küçük tuvalet vardı ya; bizim evde orası hep karanlık odaydı. İkinci kuşak olmanın hem rahatlığını hem zorluğunu yaşadım. Fotoğraf bana hiç meslek gibi gelmedi. Alışverişe çıkmak gibi bir hissi vardı. Hala da var. Hiç satın alamayacağım kadar pahalı ve güzel bir oyuncakla - bir zaman parçasıyla - eve dönmenin hissini taşıyorum her çektiğim karede.

Fotoğrafçılık çok geniş bir kavram, hangi alanda uzmanlaşman gerektiğine nasıl karar verdin?
Acaba karar verdim mi? Sürekli deniyorum ve öğrenmeye çalışıyorum. İlgi merkezim değişebiliyor zaman zaman. Profesyonel hayatta bir duruşum var. Bunu da ardı ardına çektiğim projeler ve çalıştığım güzel insanlar oluşturdular. Ben onları yönlendirdim onlar da beni. Sonunda bazı konularda uzmanlaştım mı? Bunu zaman gösterecek. Ama güzel değil fotoğrafta beni çeken; içinde bir dert olmalı, bir hikaye anlatmalı. Hikaye yeni uzmanlaşma hedefim.

Stüdyo ve dış mekan çekimlerinin hangisinden daha çok keyif alıyorsun?
Stüdyo bir sürü boyayla beraber bana verilen boş bir tuval. Dış mekan ise kocaman bir oyun parkı. İkisinden de ayrı keyif alıyorum. Stüdyo daha çok iç dünyamı sokak ise tesadüflerin mucizeler yaratabileceğine olan inancımı temsil ediyor.

Reklam sektöründe zorlu bir rekabet var, aynı şey Reklam Fotoğrafçılığı için de geçerli mi?
Tabii ki geçerli. İki sektörde de haklı ve haksız rekabet var. Ama her işi her fotoğrafçı çekemez. Kendinizi talep edilen bir tarz haline getirmelisiniz. Bu nedenle fotoğrafçıların kendi tarzlarını oluşturarak sektörde yer edinmeleri daha doğru geliyor bana. “Herkes fotoğrafçı oldu artık” klişesinden kendimizi kurtarmamız gerek diye düşünüyorum. Sektör aslında çok küçük gerçekten, çünkü çok az gerçek müşteri var. Tabii ki ülkemizde her iş “tanıdıkla” yapıldığı için profesyonellik bu rekabette yabancı kalıyor. İşler yerine eşler dostlar konuşuyor. Yine de rekabet her zaman işi besleyen bir şey. Fotoğrafçı olarak ben daha çok sürekli kendimle bir rekabet içindeyim, bunu üstten bakan bir burnu havada olarak değil, kendi işlerini çok zor beğenen biri olarak dile getiriyorum.

Bir günün nasıl geçiyor?
Stüdyoya gelir gelmez güzel bir kahve yapıyorum kendime. Sonra yanına stüdyo ahalisiyle tatlı bir sohbet ekleniyor. Birkaç iş yazışmasının ardından günün yapılacak işleri masaüstümde sıralanmış halde akşamdan beni bekliyor oluyorlar. Tabii ki müzik seçiyorum günün moduna göre ve retouch’lar, seçimler, revizyonlar başlıyor. Diğer yandan çekim günleri ve öncesi hep heyecanlı geçer. Hazırlık benim için çekimden çok daha önemli bir süreç. Bu nedenle günlerim hep çalışarak geçiyor diyebilirim. Çünkü hep hazır olmak zorundayım. Keyfine düşkün olduğum ve ev hayatını çok sevdiğim için stüdyomu da biraz eve benzettim. Doğru zamanlamalarla çalışmaya inanıyorum. Ne kadar çalışıyorsam o kadar kendime vakit ayırmayı seviyorum. Gece 2’de bile dönsem bir setten (ki bu çok ender oluyor) direk uyumak bana göre değil. Eve geldiğimde elimde illa ki bir kitap ya da önümde açık bir film listesi oluyor. Bu kendime verdiğim bir ödevmiş gibi bunları bitirmeden uykuya geçemiyorum. Hiçbirini yapamayacak haldeysem de eve dönerken motorumla baş başa yolu biraz uzatıp günün stresini yola döküyorum.

Bize birkaç projenden bahsedebilir misin?
Reklam işlerim dışında da fotoğraf projeleri de üretmeye çalışıyorum. Şu an halihazırda devam eden birkaç proje var. “Kısa Ziyaret” bunlardan biri. Eliot’ın bir cümlesi bu projeyi özetliyor benim için “Çoğunlukla başlangıç dediğimiz şey bir sondur. Ve bir şeyi bitirmek, başlamaktır. ‘Son’, başlangıç noktamızdır.”
("What we call the beginning is often the end. And to make an end is to make a beginning. The end is where we start from.” T. S. Eliot) Yurtdışı gezilerimde onlara tanıdık olmayan mekanlarda kararsızlıkta kalmış insanları takip ediyorum. Bu ikili yabancılık ve yabancılaşma hali ilgimi çekiyor.Benim de o mekanda yabancı oluşum, onların bir anlık kayboluşlarıyla örtüşüyor ve artık aynı noktada oluyoruz bir anlığına. Tekinsizlik hissi buluşturuyor bizi.
“Kayıp” ise Türkiye’de 2002-2012 arasında devletin açıkladığı resmi asker ölümü sayılarını yaklaşık 1000 adet asker kimliği fotoğrafıyla özel bir şekilde birleştirdiğim asker portrelerinden oluşan 10 imajlık bir seri. Her imajın yanında bir siyah sayfada yıl ve ölü sayısı yer alıyor. O sayıda portre birleştirilerek yapılan imajla yan yana sergileniyor. Projede sayı arttıkça belirsizleşen yüzler savaşın kimliksizleştirdiği kişiliklerimizi simgeliyor.

Yeni bir projeye başlamadan önce nasıl bir ön hazırlık yapıyorsun?
Reklam projelerinde yoğun bir hazırlık dönemi var. Ajans ve yapım şirketiyle omuz omuza yürüttüğümüz bu süreç kampanya görselinin başarısını çok etkiliyor. Bu nedenle PPM (prodüksiyon ön hazırlık) toplantıları büyük önem taşıyor. Üç tarafın birbirini doğru anlaması çok önemli ki ben de onları doğru anlatabileyim. Bu nedenle her reklam projesi başında yoğun toplantılarla geçiyor bu süreç. Sette o an ya da post prodüksiyonda iş kotarmak çok benim tarzım değil. Fotoğrafı elimden geldiğince sete gelene kadarki süreçte yavaş yavaş işlemeyi, detaylarına karar vermeyi tercih ediyorum. Kişisel projeler için de geçerli bu. Bir sürü defterim var ve onlara hep bir şeyler yazıyorum. Olgunlaşan fikirler zamanla projelere dönüşüyor. Diğerleri de sıralarını bekliyor ya da yok oluyorlar. Defter tutmayı çok seviyorum. Dijital ortamdan çok daha samimi geliyor. Bu notları her projede destek alabileceğim insanlarla paylaşıyorum ve onlardan fikirler alıyorum. Her ne kadar fotoğraf “tek adam işi” gibi görünse de günün sonunda konusu ve doğası gereği bir çok kişinin beraber oluşturduğu bir şey haline geliyor. 

“34 Kadın 34 Portre” sergi fikri nasıl doğdu?
Kenan Bahadır Derre’nin beni bulup içindeki proje heyecanını bana da aktarmasıyla diyebiliriz. Beni tamamen serbest bıraktı ve fikri bulmamı istedi. Sergi yapıp yapmama fikrine karar vermeye çalıştığım gece bir arkadaşım Cihangir’de durduk yene saldırıya uğradı. Yıllardır beni gerçekten rahatsız eden kadına yönelik şiddet olaylarından birine böyle üzücü bir sebeple tanık oldum ve bir şeyler yapmaya karar verdim. Oradaki nefessizlik hissi de serginin ana fikrini ve temasını oluşturdu.

İstanbul’la aran nasıl, fotoğraf çekmek için gittiğin gizli kaçış yerlerin var mı?
İstanbul’un ara sokakları beni caddelerinden daha çok ilgilendiriyor. O nedenle bir konu arıyorsam hep insanların olduğu ya da hiç insanın olmadığı noktalarına gidiyorum. Elime makinamı alıp sokak sokak avcılık yapan bir fotoğrafçı değilim. Bir konu görürsem hiç acele etmeden önce bilgi almak için vakit geçiriyorum. Bu bazen 1 dakika bazen de 1 hafta olabiliyor. İzlemek en çok yaptığım eylem. Hareketsizce durup mekanlarda erimeyi seviyorum. Böyle mekanlar da bu şehrin her yerinde bolca mevcut.

Gelecekteki planlarından da biraz bahsedelim mi?
Bundan 5 yıl önce bu soruya çok daha sıkı bir cevap verebilirdim. Bu aralar ülkedeki süreç bana geleceği değil geçmişi özletir hale geldiğinden biraz içim sıkılmıyor değil. Tabii hedeflerim yok diyemem; bir kişisel sergi planlıyorum, 2 yıldır biriktirdiğim fikirler bir noktaya varmak üzere ve işler birikiyor. Zaman gösterecek, her şeyimiz zaman değil mi zaten?

Yiğit Günel'in Önerileri

Film:
Before The Rain

Müzik:
The Poppy Family / There is no Blood in Bone
Ólafur Arnalds / For Now I’m winter
Bon Iver / The Wolves

Kitap:
Olağanüstü Masallar / Jorge Luis Borges & Adolfo Bioy Casares
Android ve İnsan / Philip K. Dick

Web Sitesi / Blog:
http://www.vice.com
http://www.hungertv.com
http://www.featureshoot.com
http://www.dazeddigital.com
 

ÖNERİLEN SÖYLEŞİLER

MERİÇ ERSEÇGEN

MERİÇ ERSEÇGEN

SES TASARIMCISI - İSTANBUL / ETİLER
BURAK ŞENTÜRK

BURAK ŞENTÜRK

ILLUSTRATOR - İSTANBUL / KADIKÖY
YİĞİT GÜNEL

YİĞİT GÜNEL

FOTOĞRAFÇI - İSTANBUL / BEYOĞLU