ERKUT TERLİKSİZ

GRAFİK TASARIMCI - ILLUSTRATOR - İSTANBUL / NİŞANTAŞI

08.09.2014

Erkut Terliksiz; Avustralya, İngiltere, İspanya ve Almanya’da birçok karma sergiye katılmış, kişisel sergiler açmış, sanatın pek çok formuyla iç içe yenilikçi ve özgün bir isim. Erkut Terliksiz için mecra ve malzeme her ne olursa olsun en öncelikli olan "yaratmak" . Sanatçının bazen duvarlarda, bazen de sokaktan topladığı farklı objelerde hayat bulan, bilinçaltını yansıttığı eserleriyle dolu Nişantaşı'ndaki atölyesine misafir olduk.

Ressam, illüstratör, tasarımcı, reklamcı… Kimdir aslında Erkut Terliksiz, biraz bahsedebilir misin?
Bu benim de zorlandığım bir konu aslında, insanlar kim olduklarıyla değil ne yaptıklarıyla anılmak isterlermiş. Ben de yaptıklarımla anılmayı tercih ediyorum, evet “mecralar” farklı olsa da, ortak bir noktaları var “yaratıcı olmak”.
Yaptığım iş ister reklam olsun ister tasarım olsun, hep sınırları ve kendimi zorlamaya çalışırım. Hep zoru seçtim. Kolay yol sıkıcı ve rutin gelmiştir bana. Kendi anlatım dilimde basit fikirleri zorlaştırdığım, onların içinden başka fikirleri anlatmaya çalıştığım oluyor. Hatta yeri geliyor basit olana inat onu zorlaştırdığım oluyor. Bilinçli veya değil, bu ve buna benzer kontrastlar yakalamaya çalışıyorum. 

Çizmeye nasıl başladın, senin için nasıl vazgeçilmez oldu?
Biraz klasik ama gerçek; çok küçük yaşlarda kalem, kağıt, boyalarım benim için oyuncak gibiydiler. Star Wars ve He-Man figürlerim vardı, ve abimden kalma Matchbox arabalar. Hepsiyle inanılmaz oynardım. Ama hiçbiri benim için resim yapmanın yerini tutmuyordu. Kendime ait bir dünyam vardı. Ve gerçekten onun içinde saatlerce kaybolurdum. Hani kimi çocukların bir hayali arkadaşı olur ya, benim yüzlerce vardı! Anneannem hala söyler “oyuncaklarınla film gibi oynardın, bayılırdım izlemeye, hep bir hikayen vardı”; Star-Wars Prenses Leia’yı He-Man’deki kötü karakterler kaçırırdı.
Sonra o figürleri boyardım, yakardım. En sevdiğim şey Matchbox arabaların boyalarını kazıyıp sonra kendim tekrar boyamaya çalışmaktı.

Ajanstaki yoğun çalışma temposunun ardından eve gelip, resim yapabilecek zaman ve motivasyonu yaratmayı nasıl başarabildin?
Arada özlemiyor değilim o hayatı. Ajanslar yaratıcı olabileceğim başka bir mecra. Orada tanıştığım karşılaştığım insanlar, bir sürü hikaye, bir sürü insan davranışı var.
Ajans dünyasının temposu çok yüksek. Hep bir zamanla yarışma durumu oluyor, az zamana çok iş sığdırmaya çalışmak durumunda kalıyorsun. Sonuç itibariyle o tempo hep devam ettikçe, bir zaman sonra bıkkınlık gelebiliyor. Benim kurtuluşum da hep resim yapmak oluyordu. Ajansta çalışırken atölyede arınarak, kafamı boşaltarak yeni güne başlama şansım vardı. Mental olarak bu bana iyi geliyordu. Fiziksel yorgunluk başka tabii. Yoğunluktan aylarca resim yapamadığım da oluyordu. Ve üstüne atölyeye girdiğimde kendimi kaybediyordum. Başka bir boyut. :)

Grafik tasarım alanında yaptığın çalışmalardan bahsedebilir misin?
Daha öğrenciyken çok sevdiğim, hayatta “deneysel” olma anlamında ilk adımı atmamı sağlayan Esen Karol’la Devlet Tiyatroları’na çocuk oyunları afişi yaparak başladım diyebilirim. İllüstrasyon hocam Haluk Tuncay’ın var olan bütün bilgilerimi yıkıp illüstrasyona bakış açımı değiştirmesi de cabası. Ardından Yurdaer Altıntaş ve Bülent Erkmen’le tanıştım. Yani işin aslı sizi siz yapan ustalarınızdır. Onların üstüne bir tuğla da siz kendiniz koyabiliyorsanız o zaman tamamsınızdır :)
Sonrasında RPM-Radar Paul McMillen’la tanıştım. Reklam ajansında tasarımcı olma fikri beni çok heyecanlandırdı. Çalıştığım süre boyunca İstanbul Modern’in kurumsal kimliği ve genel bütün iletişimlerini yaptım.
Viyana’da Tina Frank ile çalıştım. Tina Frank kanalıyla, Viyana kökenli, bağımsız bir deneysel elektronik müzik plak şirketi Mego için tasarımlar yaptım.
Computerlove Offline Exhibition’a katıldım, İngiltere’nin efsanesi Designers Republic ex-ortaklarından Michael C. Place/Build’in yaptığı afişte ismimi görmek beni gururlandırdı. Sonrasında Vasava’dan bir sergi teklifi aldım. Place Project – 35 tasarımcı 35 şehir. İnanılmaz bir projeydi; size bir bavul yaratıcılığınızı göstereceğiniz materyaller gönderiyorlar. Her tasarımcı yaşadığı yeri kendi diliyle anlatıyor ve filmini çekiyordu. Önce CCCB’de sergilendi, sergi sonrasında başka ülkelere de taşındı. 

Bilinçaltındaki karakterler, tuval ve duvarladan sonra sokaktan topladığın farklı objelere de taşındı. Bu süreç nasıl gelişti?
Az önce bahsettiğim gibi farklı mecralar deneme aşkından geliyor sanırım. Normal ve rutin olandan kaçmaya çalışıyorum. Sonu yok tabii ki – bu kaçış bile bir süre sonra tekrara ve rutine dönüşebilir. Biraz keyfi bir durum da var, yok değil.
Tamamıyla doğaçlama başladı aslında. Tuval almak yerine sokakta yürürken gördüğüm bir tahta parçasını ya da yatak başını atölyeye taşımak benim için farklı bir deneyim. Her topladığım objenin bir hikayesi var. (Üzerlerindeki sticker ya da lekelerle kendi hikayeleri ve dokularıyla atölyeme taşımak ayrı bir heyecan veriyordu.)
Birçoğu resim yapmanın imkansız olduğu da oluyor. Ama bunlar benim yaratım sürecimin bir parçası oldu. Bulduğum tahtaların üzerindeki endüstriyel kaplamaları kazımak, ya da söktüğüm kaplamaları başka bir yüzeyle birleştirmek ve kendime yeni yüzeyler yapmayı sever oldum. Çok uzun zaman oldu tuval almayalı. Aslında biraz özler oldum. Ekim ayında Galata’da bir atölyem olacak. İlk defa yüksek tavanlı büyük bir atölyem olacak. Bu durum işlerime nasıl yansıyacak heyecanla bekliyorum.

Kapının önüne eski obje bırakan komşularının, onların sanat eserine dönüştürülmüş son hallerini merak edip uğradıkları oluyor mu?
Aslında gelip görmelerini çok isterdim. Sokağa attıkları objelerin neye dönüştüğünden bir şekilde haberdar olmaları ilginç olabilirdi :)

Resim ve illüstrasyonlarının, çarpıcı ve içe dokunan isimleri var, ''Üç Farklı Açıdan Aynı Mevzu'' ve ''Akılındakilerin Sebebi Benim''. Kelimeleri eserlerinle nasıl birleştirdin?
İsim koymak sezgisel bir durum sanırım. Sürekli not aldığım defterlerim var. Şair gibi sürekli bir şeyler yazıp çiziyorum. Bunlar benim ruh halimin yansımaları. O süre zarfında üstünde çalıştığım birçok resim de aklımda uçuşuyor oluyorlar zaten. İmgelerin bir dile dönüşmesi, bir şey söylemesi resimle karşılaştığım anda da çıkabiliyor. Ama şart değil. Bazen sadece söylemiş olmak için söylüyorum. Resimde anlattığım hikayenin en küçük partikülü, detayı bile olabiliyor bu. Bir temas oluyor. Öyle olmadığı durumlar da oluyor tabii.

Bir resmin bittiğini nasıl anlıyorsun? İçgüdüsel bir şey mi bu?
Açıkçası bilmiyorum :) belki de tamamen içgüdüsel.

Dünya çapında birçok karma sergiye katıldın, pek çok ülke gezdin. Londra’da yaşadığın bir dönem de oldu. Peki İstanbul’ la aran nasıl, yaşamayı hayal ettiğin başka bir şehir var mı?
Bu aralar İstanbul açıkçası beni çok heyecanlandırmıyor. Spesifik olarak yaşamak istediğim bir yer yok, fakat hiç gitmediğim, bildiğimizden farklı ülkeleri daha çok görmek istiyorum.
Rutinden çıkmak, farklı kültürleri görmek, deneyimlemek insanı birçok anlamda besliyor.

Son olarak yeni proje ve sergi planları var mı?
Artinternational , Contempo

Erkut Terliksiz'in Önerileri;

Film
Cutie and the Boxer

Müzik
Godspeed you Black Emperor 
Günter Schickert - Überfällig
Arvo Part

Kitap
Parfümün Dansı - Tom Robbins

Web Sitesi / Blog
Grafik
Fast Company
The Great Discontent

ÖNERİLEN SÖYLEŞİLER

ERKUT TERLİKSİZ

ERKUT TERLİKSİZ

GRAFİK TASARIMCI - ILLUSTRATOR - İSTANBUL / NİŞANTAŞI
CAN - MERT UZER  - BUNKER CUSTOM MOTORCYCLES

CAN - MERT UZER - BUNKER CUSTOM MOTORCYCLES

MOTOSİKLET TASARIMI - İSTANBUL / SEYRANTEPE
MERİÇ ERSEÇGEN

MERİÇ ERSEÇGEN

SES TASARIMCISI - İSTANBUL / ETİLER