DERYA ÜLKER

RESSAM - İSTANBUL / BEŞİKTAŞ

07.08.2014

Beşiktaş Akaretler’de çıkmaz bir sokağa bakan bir ev ve içindeki rengarenk dünya…

Derya Ülker, halen Mimar Sinan Üniversitesi Temel Sanat Eğitimi bölümünde araştırma görevlisi (akademisyen) olan genç bir ressam. Evindeki her mobilya ve aksesuarın bir hikayesi var. Kitaplığındaki kitapların büyük çoğunluğu annesi, babası ve dedesinden kalma. Duvardaki resim ve heykellerin de kendine ait anıları var. Çocukluğundan kalan oyuncakları ve değerli taşlara olan sevgisi, evinin dekorasyonunu da etkilemiş. Evinin üst katındaki çatı katını ise kendi kişisel resim ve projelerini yapmak için kullanıyor.

Biraz kendi hikayenden bahseder misin? Hukuk fakültesini bitirdikten sonra seni resme yönlendiren ne oldu?

Hani bildik bir hikaye vardır: çocuk ressam olmak ister, kimseleri ikna edemez. Daha sonra üzerine giydirilen mesleği yapmaya çalışırken acı çeker ve ailesi ona kıyamayarak izin verir. Benim hikayem bu değil. Çocukluğumdan beri defter kalemden bir dünyam vardı, yine de çok severek ve isteyerek hukuk okudum; bu disiplinde, bu eğitimde bir hikmet olduğuna inandığım için... Umarım, o hikmet bana da bulaşmıştır.

Babam hiç avukat olmamı istemeyen bir avukat, annem resim yapan bir devlet memuruydu. Ablamsa yetenekli bir diş hekimi...

Hukuk alanında kitapları ve fikirleri sevdiğim kadar uygulamayı sevemedim ve açıkçası çuvalladım. İş hukuku ve sosyal sigortalar alanında işçi avukatı olarak 3 yıl çalıştıktan sonra, güzel sanatlar virajında buldum kendimi. Özel hayat ve başka koşullar oluşmadan hayatı baştan sona değiştirmek zor. Elbirliği eden koşullar sınava girmemi ve Eskişehir’e taşınmamı sağladı, iyi ki de... Sanki bütün süreç resim dünyasına giden bir akarsuydu, durmadı, şelaleden düştüm ve şu anda yeni bir mağaradayım. Sonuçta ben de resim yapan bir devlet memuru oldum annem gibi :)  Yani Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde araştırma görevlisi oldum.

İstanbul’la taşınmak yaratıcılığını nasıl etkiledi?

İstanbul bir büyü; hem olgun oturaklı bir hanımefendi eskisi, hem de kaprisli, zor, serseri bir mayın. Her semtindeki ışık farklı, her sokağında ayrı öykü gizli. Aktivist iklimi nem gam tınmıyor, her daim canlı. Onu yürüyerek keşfetmek gerek, yoksa o üstünüze yürüyor zaten; yeni insanlar, sahneler çıkartıp duruyor karşınıza. Bir Ankaralı olarak inişli çıkışlı bir ilişki kurdum İstanbul’la. Eskiden istediğim an atlayıp istediğim yere giderdim, sokaklarda zaman adım adım akardı. İstanbul’da ise zaman gümbür gümbür, sokaklar stop lambası dolu. Şehir bazen dur düğmenize basıveriyor. Engellenmiş hissediyorum, tam sinirlenecekken “bak seni bunun için durdurdum, bunu görmeden geçme” diyen kent uğultusunda bir oyun çıkıyor karşıma. Böyle macera gibi günlerde çok sergi gezdim, çok insan tanıdım, oyun izledim, olaylar gördüm, fikirler duydum tesadüfen... Ankara’da özgürlük evinizde ve göğüs kafesinizin içindedir, İstanbul’da ise ayaklarınızın bastığı yerde ve denizde. 

İlham alabileceğini düşündüğün, yaşamak istediğin başka bir yer var mı?

Her yer olabilir. Hayatı baştan sona taşımak zor ama birkaç ay yaşayamayacağım yerler sınırlı, örneğin çok gerici yerler... Bunun dışında farklı coğrafi ve kültürel yapılar ilgimi çeker. Afrika'nın kuzeyine gidip çölü görmeseydim resimlerimde sarıyı bu kadar rahat kullanamazdım eminim. Nerede karşımıza ne çıkacak bilemiyoruz, her an her şey olabilir. Belirtmeliyim ki Doğu Avrupa’ya ve Demir Perde’ye özel bir ilgim vardır, onların güzelliği saklı ve bambaşkadır.

Resimlerini yaparken tekrarladığın ve hep orada olan bir duygu var mı?

Evet var, sanırım adı: hareket duygusu. Dans ve ritim, tekrar, çokluk, yaptığım figürlere bir tat veriyor. Bu hareket elin işlekliğine de yansırsa karikatürize bir hava görülüyor, bunu izlemeyi seviyorum. Her şeyi kapsayan hayat... Günü, yaşadıklarımı, baya basit gündelik şeyleri, geçmişin ve geleceğin birikimlerini, insanın uzun yolunu, bunun yanlış taraflarını, kırılma anlarını, toplumsal hafızadaki en canlı olayları, ne anlatmak istediğimi düşünüyorum. Ben bunları düşünürken daha ana iskeleti çıkartırken elim sanki başka bir şey yapıyor, içgüdüsel hareketlerle belli renkleri, değerleri yerleştirmiş oluyorum. Bu süreç gerçekten dans gibi. Bunu yapmaya enerjim isteğim olmadığında ise resim donuklaşıyor, hayat doluluğunu yitiriyor. Burada bakınız Zen ressamları. 

Resimlerindeki bu küçük karakterler nasıl ortaya çıktı, ne zamandır ordalar?

Bu insanlar aslında küçük değiller, uzaktalar :)

İlk defa bir kese kağıdının üzerinde, baskı lekeleri arasında fırçayla oradan oraya zıplarken mürekkeple onların varlıklarını yakaladım, artık görünür olmuşlardı. Sonra her yerdeydiler. İşte tüm o eski fotoğraflarda topluca katlediliyorlardı, yaşamak için kaçıyorlardı, kalabalık sesleriyle bağırıyorlardı, ikiye, üçe, beşe bölünüyorlardı, bazen dans ediyorlardı, festivalde fener taşıyorlardı, yeni inşaatlarda çalışıyorlardı, ziyafet çekiyorlardı, birbirlerinde insanla ve toplumla yüzleşiyorlardı. Bir arada bambaşka bir şeydiler, adeta kütleydiler. Her biri birbirinden farklıysa da bu kadar uzaktan o farklar azıcık eriyordu, fakat hareket aynı tazelikte bize kadar geliyordu.

Resimde sürekli farklı şeyler denemeyi çok severim; kolajlar, pullar, desen tadı, farklı konular diye gezerken bazen resimlerim tanınamayacak şekle girer, sonra dönüşe dönüşe yine beni bulurlar. En istikrarlı olduğum konu bu küçük görünen figür toplulukları olabilir. On yıldır resimlerimden gitmediler. Arada içeri kaçtıkları, kendi evlerine gittikleri oldu ama yine sokaklara döküldüler. Öyle olmadı mı?

Evinde özellikle vakit geçirmekten hoşlandığın bir yer var mı?

Özellikle mutfakta ve masa-sandalye tepesinde, yerde oturmayı da çok severim... Mutfakta kitaplık var, evde dört çalışma masam var. Eski evimizde en çok pencere içlerine oturmayı severdim. Sonra yaz-kış balkona veya ufak terasa çıktıkça bir kent hayvanı gibi yaşamaya çalıştığımı hatırlıyorum. İstanbul’un ılık ikliminde ne kış ne de geceler korkutucu değil, en ayaz günde bile terasa sabaha karşı çıktığımda hemen aşağıdaki fırından gelen taze poğaça kokusu içimi ısıtıyor. Arada bir kendime oturma izni verdiğim ikinci el berjerler ve kanepe biraz yalnız kalıyor, ikametgahım masa sandalye, bütün anılarım onlarla.

Biraz da yeni projelerinden bahsedebilir misin?

Önümüzdeki günlerimde bir anı bile kaybetmemek, kendimi özgür hissedebileceğim sergiler açmak, bolca gezmek, paylaşarak üretmek istiyorum, dansa devam etmek, yeni şeyler okumak, her günü yazıp çizerek geçirmek, yolu meşakkatli ve içi renkli sanat mağarasını çocuklara, öğrencilere gösterebilmek istiyorum.

Gelelim daha somut projelere: öncelikle tezimi bitirmek, birikmiş onlarca işten 2 sergi açmak, üçüncü bir sergiyi sürpriz bir şekilde neredeyse eser olmadan açmak (daha ayrıntı vermeyeyim), sonra çocuk kitabı illüstrasyonlarına ağırlık vermek, yazmak, aile büyüklerinden yarım kalmış oyunları-şiirleri-çalışmaları derleyip toplamak, onları gün yüzüne çıkarmak, daha çok okumak, MSGSÜ’de kurmaya başladığımız renk-ışık ve görsel algı laboratuarı için ve onun kurulması sonrasında temel sanat ve tasarım alanında deneysel, yaratıcı çalışmalar yapmak, Ekoloji Kolektifi Derneği ile eşgüdümlü sergiler, kitap çizimleri, belki ekolojik sanat alanında çalışmalar yapmak, sevdiklerimin duvarlarında ufak da olsa bir resim olarak var olabilecek kadar çok resim yapmak... Bunlar hayal mi proje mi bilemedim şimdi.

Derya Ülker'in Önerileri

Film
Jan Svankmajer - Kısaları

Müzik
Hair Müzikali

Kitap
Çernişevski - Nasıl Yapmalı

ÖNERİLEN SÖYLEŞİLER

DERYA ÜLKER

DERYA ÜLKER

RESSAM - İSTANBUL / BEŞİKTAŞ
EDA TAŞLI

EDA TAŞLI

KİNETİK HEYKELTRAŞ - İSTANBUL / KADIKÖY
CAN - MERT UZER  - BUNKER CUSTOM MOTORCYCLES

CAN - MERT UZER - BUNKER CUSTOM MOTORCYCLES

MOTOSİKLET TASARIMI - İSTANBUL / SEYRANTEPE