DENİZ KADER & CANDAŞ ŞİŞMAN

GÖRSEL SANATÇI - İSTANBUL / MAÇKA

03.03.2015

Haydarpaşa-Yekpare, Dalgalar-Waves sergisi ve Contemporary Istanbul’dan tanıdığımız Candaş Şişman ve Deniz Kader; yurt içi ve yurt dışındaki projeler için sayısız performans gösterileri, enstalasyon çalışmaları ve animasyon filmler ürettiler. 2011 yılında 15 yıllık dostluklarını ve tecrübelerini NOHlab çatısı altında birleştirdiler. Video mapping, görsel-işitsel performans ve deneyim tasarımı çalışmalarına Maçka’daki stüdyolarında devam ediyorlar.

Sizi tanımayanlar için, kendinizden biraz bahseder misiniz?
NOHlab ekibi çekirdekte Deniz Kader ve Candaş Şişman’dan oluşuyor. Birlikteliğimiz 1999 yılına dayanıyor, lisede plastik sanatlar eğitimi aldık daha sonra üniversite eğitimimizi animasyon ve hareketli görüntü üzerine tamamladık. Üniversite dönemimizde bir yıl Hollanda’da multimedya tasarımı üzerine çalışma fırsatı bulduk. Bu süre zarfında Hollanda’da birçok yeni medya festivali ve çalışmalarını gözlemleme şansımız oldu. Uzun bir süreci kapsayan bu birikimi 2011 yılında ismini verdiğimiz NOHlab oluşumumuzun çatısı altına topladık. 2009’dan beri sanat ve reklam endüstrisi için sanat yönetmenliği, hareket tasarımı, video mapping, görsel-işitsel performans ve deneyim tasarımı alanlarında çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Çalıştığımız çeşitli marka ve kurumlardan bazıları; Chanel, Pink Floyd, Ars Electronica Festivali, İstanbul 2010 Ajansı, Nike, Land Rover, TEDx ve Scriabin Müzesi.


 
Aldığınız resim eğitiminden şu anki tarzınıza gelene kadar hangi aşamalardan geçtiniz?
Uzun ve organik olarak gelişen bir süreç sonucunda ortaya çıktı. Zaman içerisinde neyi neden yaptığımızı çok sorgulamadan, sadece zevk almamızdan ve merak etmemizden ötürü gerçekleştirdiğimiz projelerle, yavaş yavaş şu anki tarzımız oluşmaya başladı diyebiliriz. Lise döneminde resim eğitimi almıştık, o dönemde statik imge üzerine çalışmalar gerçekleştirdik, fakat statik imge bizim ortaya çıkartmak istediğimiz anlatım dili için yeterli değildi. Dolayısıyla işin içine zaman kavramının girdiği animasyon tekniğine yöneldik. Animasyon tekniği içerisinde zaman, ses, sinema, illüstrasyon gibi birçok anlatım dilini harmanlıyordu. Bir noktadan sonra yavaş yavaş animasyonun da bize yeterli olmadığını anladık ve yaptığımız çalışmaların monitör veya sinema perdesinin dışına taşıp daha fiziksel bir hale bürünmesini istedik. Böylece yeni teknik arayışlarına girdik. Bulduklarımızın en önemlisi de fiziksel bir yüzey ile dijital bir katmanı bir araya getirebilen projection mapping yöntemi idi. Bu noktada sayısal ortamda yarattığımız imgelerin, fiziksel gerçeklik ile bütünleştiği bir noktaya gelmiştik. Bulunduğumuz noktada ise işin içerisine daha fazla algıyı nasıl katabileceğimize dair çalışmalarımız devam ediyor. Bunlar interaktivite, koku, işitme, mekansallık gibi durumlar… Özetle bu süreç en başta da belirttiğimiz üzere sürekli soru sormamız, yeni cevaplar bulmamız ve bu cevapların bize tekrar yeni sorular sordurtması üzerine gelişen bir süreç oldu.

Ne kadar zamandır birlikte çalışıyorsunuz? NOHlab’ı kurmaya nasıl karar verdiniz?
Biz lise ve üniversiteden arkadaşız. Önce İzmir Güzel Sanatlar Lisesi, sonrasında Anadolu Üniversitesi animasyon bölümünde aynı sınıfta okuduk. Birçok ortak proje gerçekleştirdik ve ortak ideallerimiz oluştu. Üniversite sonrasında İstanbul’a geldik ve üniversite arkadaşlarımızla birlikte Silo1 isimli ilk stüdyomuzu kurduk. Silo1 sonrasında freelance olarak çalışmaya başladık. Tam bu dönemde Haydarpaşa-Yekpare projection mapping projesini gerçekleştirdik ve 2011 yılında, yılların getirdiği bu birikimi bir isim altında toplamaya karar vererek NOHlab’i kurduk. Özet olarak bakarsak, 15 senelik bir dostluğun hikayesidir NOHlab.


Deep Space Music-Ars Electronica, 2012, Görsel-işitsel performans, 32'00'' - NOHlab & Plato Medialab & Maki Namekawa

Peki NOHlab ismi nereden geliyor?
İsmimiz, görsel sanatlar ve araştırma geliştirme alanlarının birbirinden ayıramayacağımız birleşiminden oluşuyor diyebiliriz; NOH, uzak doğu kökenli bir isim olup “beceri”, aynı zamanda da “yetenek” anlamında kullanılan iki kelimeden türemiş ve bilinen en eski sahne sanatlarından olan noh tiyatrolarının ismi olmuştur. Bu tiyatro veya sahne performans sanatının en temel özelliği de izleyiciye duyguları, hikayeyi hareketlerle anlatması ve aktarmasıdır. Yeni medya sanatını destekleyen ve gelişiminde temel rol oynayan bilimsel araştırma konularını çok yakından takip ediyor ve bu konulardan fazlasıyla ilham alıyoruz. Sanat kavramını aynı zamanda bir araştırma süreci olarak gördüğümüz için de laboratuar takısı ismimizde yer alıyor.


Land Rover-Onelife magazin, 2013, kapak tasarımı

Yeni medya ve dijital teknolojiler, çağdaş sanatı nasıl etkiliyor?
Dijital teknolojiler sanata birçok yeni olasılık sundu, interaktivitenin ve deneyim bazlı çalışmaların gelişmesine neden oldu. Artık izleyici klasik sanattaki gibi işi sadece gözlemlemiyor, işin sürecinin bir parçası olabiliyor ve işin yönünü değiştirebiliyor. Bunu teknik anlamda sağlayan en önemli araç-gereç ise teknoloji. Ayrıca dijital teknolojinin getirdiği bir başka yenilik birçok farklı alan-teknik arasında köprü kurabilmesi. Böylece farklı alanları sentezleme olasılığını arttırdı, bu da bize üretim anlamında sonsuz bir kombinasyon olanağı tanıdı.
Teknolojinin gelişimine bakarsak analog teknolojiden sonra dijital teknolojiye geçtiğimizi görüyoruz. Şu an geldiğimiz nokta ise analog ve dijitalin bir araya geldiği daha melez teknolojiler. Buna en basit örnek 3 boyutlu yazıcıların bize sunduğu olanaklar veya çeşitli sensörler sayesinde vücudumuzu kullanarak bilgisayar oyunları oynayabilme olanağı. Asıl bizi heyecanlandıran ise, şu an bulunduğumuz noktadan sonraki nokta. Bilim ve teknolojideki olağanüstü gelişmeler sayesinde, organik dediğimiz yaşayan varlıklara müdahale etmeye ve kopyalamaya başladık. Örnek olarak artık dna içerisinde dijital data saklayabiliyoruz, sentetik yenilebilir et üretebiliyoruz veya beynimize çeşitli müdahalelerde bulunabiliyoruz. İşte bunlar; yaşam, inanç ve gerçeklik algısı başta olmak üzere birçok kavramı yeniden tanımlamamızı gerektirecek gelişmeler. Bu noktada sanatta biraz önce bahsettiğimiz gelişmelerle paralel olarak yeni yöntem ve akımları ortaya çıkartıyor. Mesela gelecekte daha ön plana çıkacak Bio Art.


Lucifer's fall-2012, Tiyatro performans˝, 130'00'' 

Biraz Yekpare’den bahsedebilir misiniz?
2010 Avrupa Kültür Başkenti organizasyonu kapsamında gerçekleşen Yekpare, video mapping tekniğini uyguladığımız ve tecrübe ettiğimiz ilk çalışmamız oldu. Hepimizin tanıdığı bir yapıyı / objeyi hareketli ve yaşayan bir form halinde gözlemlenmesine olanak sağlayan bu teknik, o zaman zarfında şimdi olduğu kadar yaygın ve bilinen bir tür değildi tabii ki (en azından kamusal alanlarda). İstanbul 2010 Ajansı Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmen Yardımcısı Ümit Özdemir bir yurt dışı gezisinde kamusal alanda bu teknikle gerçekleştirilmiş bir performansı izleme fırsatı buluyor ve bu çaptaki bir projeyi Haydarpaşa tren garı sahne ve gösteri sanatları etkinlikleri dahilinde 2010 Ajansı’na sunuyor. Aynı zaman diliminde biz de stüdyomuzda bu teknik üzerine küçük çapta deneyler yapıyorduk. Bu çalışmalarımızdan haberdar olan yakın arkadaşımız Erdem Dilbaz, projenin gerçekleşmesi için sanatçı arayan 2010 ajansındaki Ümit Özdemir'e bizi öneriyor, böylece ofiste üzerinde denemeler yaptığımız 30cm'lik küp karşımıza Haydarpaşa tren garının yüzeyi olarak beliriyor. Anlatılacak hikaye 2010 Ajansı için çok önemliydi; İstanbul'un 8500 yıllık tarihinin yüzeye aktarılması bekleniyordu… Hikayeyi projenin koordinatörü olan Erdem ile birlikte oluşturduk; sembolik anlatımlar ile İstanbul’a özgü, limanlarındaki ticaret hacmiyle başlayan milattan önceki yılları, Bizans mimarisini, dillerin ve inançların karmaşasını, doğu – batı ikiliğini, kısacası tarihin tüm katmanlarını üst üste getirip yekpare bir form oluşmasını amaçladık. Projenin uygulamasında ise teknik olarak çözülmesi gereken birçok sorun vardı. Örneğin projeksiyon ve tüm diğer teknik donanımın suyun üzerinde konumlanması gerekiyordu; bu soruna çözüm yine yakın tarihte batmış olan Karaköy yüzer iskelesini Haliç’ten Kadıköy'e getirilerek giderildi. Ancak kapanış etkinliği olarak Aralık ayında tekrar gerçekleştirilmesi istenince hava şartları, 80m ila 30m ölçülerindeki yüzer platformu Norveç’te yengeç avına çıkmış bir balıkçı teknesi karakterine dönüştürdü. Hatta performansın sonunda platformun sağ tarafına çarpan bir dalga o bölgedeki projeksiyonların bir daha görüntü verememesine neden olmuştu. Diğer bir örnek olarak, içerikte sahnelerin birinde geleneksel Türk sanatı olan ebruya değinmiştik ancak yine o zaman zarfında teknik olarak bilgisayar ortamında bunu hareketli bir şekilde yaratmamız olanaksızdı, biz de birebir ebru tekniğini uygulamaya karar verdik ve bir haftamızı ebru tekniğini çözümlemeye çalışarak geçirdik...


Yekpare-2010, Video Mapping Performans˝, 15'52'' Nerdworking & Candaş Şişman & Deniz Kader

Hem sanatsal proje hem de ticari projeler üretiyorsunuz, bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Çünkü bu dengeyi kurabilmek için çeşitli motivasyonlarımız var. En önemlisi kendi dilimizi ortaya çıkartmaya çalışmamız. Bu varoluşsal bir durum ve üretimin bizce en önemli motivasyonlarından biri. Denemek istediğimiz bir çok fikir ve teknik var ve bu kendi tatminimiz için gerekli. Bu üretim ortamını ticari projelerdeki kadar dayatma içermeyen sanatsal üretim platformlarında bulabiliyoruz. Bir diğer motivasyonumuz ise kendi dilimizi ortaya koyduğumuz işlerle belli bir kapital yaratmaya çalışmak. Bu iki taraflı üretmemizi gerekli kılıyor. Yani sadece piyasanın beklentilerine göre projeler üretirsek hep o şekilde talep geliyor, fakat iki taraflı üretince, sanatsal projeler ticari projelere sebep olabiliyor. Yani bir müşteri bizim yarattığımız sanatsal bir projeyi görüp, kendi markası için ona benzer bir proje talebinde bulunabiliyor ki bu bizim en çok tercih ettiğimiz çalışma biçimi. Yani üretim olarak kendi dilimizi ortaya çıkartabileceğimiz ve ticari anlamda da bir gelir sağlayabilecek projeler gerçekleştirebilmek. Bahsettiğimiz bu motivasyonlar bizi sanatsal ve ticari projeler arasında, ister istemez bir denge kurmaya itiyor. Daha somut konuşmak gerekirse ticari projelerden elde ettiğimiz gelir ile kendimize zaman satın alıyoruz ve bu zaman zarfında da sanatsal üretimler gerçekleştiriyoruz. Yani devir daim şeklinde çalışan bir yapı yaratmaya ve kendimize özgür üretim alanları oluşturmaya çalışıyoruz. Tabii bu durum zamansal ve maddi olarak bazı zorluklar yaratabiliyor. Fakat inandığımız veya inanmak istediğimiz şey, ileride kendi çalışmalarımıza yaptığımız yatırımların meyvelerini topluyor olacağımız.


Sound&Light-2012, Görsel-işitsel performans, 60'00'' 

Türkiye’de tarzınızın yeterince anlaşıldığını düşünüyor musunuz? Özellikle ticari işlerinizde markaları yatırım yapmaya ikna etmek konusunda zorluk çekiyor musunuz?
Farklı sanat disiplinlerinde işler üreten bir stüdyoyuz, yer aldığımız her ticari projeye sanatsal bakış açımızı katarak fikir geliştiriyor ya da var olan fikri yorumlama eğiliminde oluyoruz. Mesela ticari anlamda Nike gibi büyük firmaların yurt dışında yapılan reklamlarını izlerseniz oldukça sanatsal veya soyut diyebileceğimiz projeler olduğunu görürsünüz. Türkiye’de bu tarz reklamları finanse eden veya tüketen bir zihniyet neredeyse yok. Bahsi geçen Nike, orada sanatsal reklam yaparak itibarına ve markaya değer katmayı hedefliyor, ve global çevrede markanın dolaşımını özgünleştiriyor. Türkiye maalesef bu bakış açısından yoksun ya da
cesareti yok diyelim. Markalar daha çok kısa vadede gününü kurtarmaya yönelik reklamları finanse ediyor. Genellikle yurt dışından markalar bize ulaşıyor ve özellikle bizim tarzımıza uygun projeler için sipariş veriyorlar. Bu, bir lansman partisindeki performans da olabiliyor; animasyon filmi ya da markaya özel bir enstalasyon da.

Yurt dışında da bir çok projede yer aldınız, orada işler nasıl ilerliyor?
Özellikle prodüksiyon anlamında Türkiye’ye oranla çok daha düzgün çalışılıyor. Hem zamanlamalar, hem teknik olanaklar hem de insan ilişkileri çok daha profesyonel. Mesela bizi en etkileyen prodüksiyon Hollanda’da bir kilisede gerçekleştirdiğimiz “Lucifers-Fall” tiyatro performansının ekibi idi. Yoğun çalışma temposu içerisindeyken kesinlikle belli zamanlarda ara veriliyor ve ihtiyaçlar gideriliyordu. Onun dışında gerçekleştirdiğimiz projeler için tekniker ve donanım bulmak, Türkiye’ye oranla çok daha rahat. Ve en önemlisi zaman yönetimi meselesi. Her şey planlanan zamanlamalarda gerçekleşiyor. Bu sayede boş zaman yaratılabiliniyor ki bu da verimlilik açısından çok önemli.

Ofisinizde bir gününüz nasıl geçiyor? Günlük ritüelinizden bahsedebilir misiniz?
İşlerimizin çoğunu dijital ortamda yarattığımız için ofisteki vaktimizin ne yazık ki çoğunu bilgisayarların başında geçiriyoruz. Bu ofiste rutin olarak yaptığımız bir eylem, yani oturmak : ). Ofis, yer olarak Maçka Parkı’na çok yakın ve güzel havalarda parka gidip çimlere basmaktan çok keyif alıyoruz... Ofiste üç kişiyiz ancak bazen üzerinde çalıştığımız projelerin standartlarına göre popülasyonumuz artabiliyor. Ofisimizin konumu evimize çok yakın olduğu için (yan sokak) iki sokak arasında sürekli mekik dokuyoruz diyebiliriz. Yani en büyük sosyalliğimiz ofisten eve gitmek. Genellikle ofiste sessiz çalışmayı tercih ediyoruz, kalabalığı ve gürültüyü sevmiyoruz. Deniz’in ofise gelince yaptığı ilk iş kahve koymak, Candaş’ın yaptığı ilk iş ise terliklerini giymek...

İstanbul’la aranız nasıl? Çalışmalarınızı sürdürmek için yaşamayı hayal ettiğiniz başka bir ülke var mı?
Hayaller Amsterdam, gerçekler Beşiktaş…

Gelecek için yeni plan ve projeler var mı?
Tabii. İstanbul’da kamusal bir alanda gerçekleştireceğimiz kinetik bir heykel projesi üzerine çalışıyoruz – umarız Türkiye’de ilklerden olabilecek bu projeyi gerçekleştirme şansımız olacak. Onun dışında gerçek zamanlı görseller üreten “NOS Visual Engine” yazılımımızı daha da geliştirip performans projeleri ve enstalasyonlarda kullanabilmeyi diliyoruz. Ayrıca, geçtiğimiz günlerde bizi çok sevindiren bir gelişme olarak, Avrupa’nın en köklü festivallerinden olan Europalia Festivali’ne davet edildiğimizi ve audiovisual bir performans hazırlığında olduğumuzu paylaşabiliriz. Uzun vadede planımız ise, stüdyomuzu yurt dışına taşıyabilmek.

Deniz ve Candaş'ın Önerileri

Film:
Memento, A.I. Artificial Intelligence, Koyaanisqatsi, Enter The Void, Baraka, Samsara, The Matrix, Hukkle, Taxidermia, Waking Life

Müzik:
Arvo Pärt, Aphex Twin, Autechre, Raz Mesinai, Chemirani Trio, Ensemble Modern, Mauricio Kagel, Murcof, Jordi Savall, Richard Devine, Moondog, Harry Partch, Amon Tobin, Steve Reich, Zakir Hussain, Kronos Quartet, Mr. Bungle, John Zorn, Müzeyyen Senar, Ryoji Ikeda, Taraf de Haïdouks ve Philip Glass

Sanatçı:
UVA, Olafur eliasson, Carsten Nikolai, Ryoichi kurokawa, Anti vj, Pe lang, Tokujin Yoshioka, Ned Kahn, Thomas McIntosh, Dvein, Artcom, Memo Akten, Quayola, Chris cunningham, Korb, Deskriptiv, Troika ve 1024 architecture

Websitesi:
www.dataisnature.com
www.fubiz.net
www.spacecollective.org
www.yatzer.com
www.creativeapplications.net
www.suckerpunchdaily.com
www.todayandtomorrow.net
www.everydaylistening.com
www.motionographer.com
www.synapticstimuli.com

ÖNERİLEN SÖYLEŞİLER

DENİZ KADER & CANDAŞ ŞİŞMAN

DENİZ KADER & CANDAŞ ŞİŞMAN

GÖRSEL SANATÇI - İSTANBUL / MAÇKA
CAN ÖMER UYGAN

CAN ÖMER UYGAN

TROMPETÇİ - İSTANBUL / GALATA
DERYA ÜLKER

DERYA ÜLKER

RESSAM - İSTANBUL / BEŞİKTAŞ