07.05.2015

Çirkini Kutsamak

Doğanın “hataları” neticesinde var olmayı kabul edebilmenin aksine; onun harika bir parçası ya da eşsiz bir yansıması olarak var olmayı tercih ediyoruz. Öyle ki, bunun üzerine sayısız kural ve yaptırımlar bütünü inşa ediyor, bunları bugün hala hem yazılı hem sözlü hem de –çoğunlukla farkında olmadan– gizli bir biçimde hayatımıza entegre ediyoruz. Çünkü lekeli, bozuk ya da kokuşmuş olmak istemiyoruz. Yağ bezesine sarılı halimizi değil; pespembe vücudumuzla, renkli ve yumuşak kumaşlara sarılı, “temiz” halimizi görmek ve hatırlamak istiyoruz. Bu güzellik yahut güzel hatırlanma tutkusu, kökeni çok da eski tarihlere dayanan bir durum değil. Bozulmuş beden formları, alışık olmadığımız propozisyonlardaki vücutlar; eğer lineer bir zaman çerçevesinde ele alınırsa, ilk olarak Antik Dönem’de, hikaye anlatma arzusu içerisinde vazolar yahut heykeller vasıtasıyla mitolojik karakterler olarak kendine yer buldu. Böylece, hikayenin tamamen dışına itilmeden ve kendisine yeni bir hikaye yazmak zorunda bırakılmadan önce; cüceler tarihe katkılarını hatırı sayılır bir biçimde yerine getiriyorlardı.

15. ve 16. yüzyıllara gelindiğinde, bu kez Avrupa coğrafyasında; mitolojiden sıyrılıp, gündelik hayata kabul gören cüceler, kutlamalar başta olmak üzere büyük ölçekte sosyalliğin hakim olduğu farklı atmosferlerde gözükmeye (resmedilmeye) başladı. Neyse ki, etrafta Velázquez gibi tarihi ve dini resimler yapmayı reddeden bir ressam vardı ki, kendilerini yeni bir bağlam içerisinde resmedebilecek, yetenekli bir kişinin “eline” düşüvermişlerdi. Yine tesadüftür ki, Velázquez; Picasso, Matisse, Rembrandt gibi türlü rahatsızlıklardan muzdarip değildi ve tamamen zanaatine (o vakit sanatı zanaatten ayırma derdi pek yoktu) odaklanmıştı.

Varlıkları, yalnızca katılımcı rollere indirgenen ve zamanla hiyerarşik düzende hayvanların bir üst basamağında yerlerini alan cüceler, hem kraliyete hem de sıradan insanlara artık yalnızca eğlence sunabilirdi. Üstelik kendi içlerinde de bu hiyerarşik düzeni korumaya meraklıydılar. Velázquez, belki yalnızca iyilik iç güdüsünün ötesine geçerek, merakının da ağır basmasıyla; sanat tarihçileri tarafından ressamın ilk modern eseri olarak tanımlanan Las Maninas ile konuya kendince ve kararında bir girizgah yaptı. Kaldı ki konuya İtalyan ressam Agnolo di Cosimo çoktan giriş yapmıştı bile.

Cüceler; eğlendirme ulvi görevine, bir de kraliyet ailesinin varlığını kutsama (çirkinlikleri ile kraliyetin güzelliklerini var etme) yetisinin eklemelerinin ardından, artık net bir biçimde bulundukları konumu belirtmekle kalmayarak; cinayet mahallinde yerleri şüpheye yer bırakmayacak şekilde işaretlenen hareketsiz bedenler misali bu sınırları kendi elleri ile çizmiş bulundular. Eserde de rahatlıkla görülebileceği üzere Velázquez, cücelerin bizzat kendilerine odaklanmaya karar verdi. Bu kez, onları; tıpkı diğer insanlar gibi Tanrı’nın birer yansıması olarak resmederek, yüceltme iddiasından uzakta belki de “insan olma”nın, ters-yüz haline odaklandı. Çünkü, o dönemde “normal” insanların aksine cücelerin giyinebiliyor, yemek yiyebiliyor yahut yaşamlarını idame ettirebiliyor olmaları; diğer insanları eğlendirme misyonlarının çok gerisinde silik bir ihtimaldi. Böylece Velázquez onlara bir vasıf yüklemekten öte, yalnızca “oldukları gibi” var olabilmelerini ve her şeyden öte, tarih sayfalarında tırnak içlerine layık görülmeseler de, bu kalın kitabın bir köşesine iliştirilen ufak notlar misali yazmayı uygun buldu; ki zaman zaman bir çok kişi de geri dönüp bu notları okumak üzere Bacon, Picasso gibi kimseler benzer sayfalarda gezinecekti.

Bu hali bir adım öteye taşımaya karar veren ressam, cücelere dair radikal bakış açısını en net şekilde ortaya koyduğu eser El Primo’da, resme adını veren kahramanı, kitaplar ve mürekkep şişesi başında resmedecekti. Etrafını saran objeler onu yüceltirken, izleyicinin fiziksel gerçekleri bertaraf etmesinin önüne geçerek onun gerçek propozisyonlarını da göz önüne koyacak, bir nevi gerçeği elden bırakmayacaktı, her ne kadar izleyici gösterilen gerçekliği “gerçek” hayatta dahi kabul etmekten çekinse de…

Velázquez’in Tanrı’nın yaratan ve birleştirici eşsiz kudretine bağlı kalmış, yüceltme ile yerme arasındaki bu kararsız geçişlerini bir kenara bırakıp yavaşça günümüze gelindiğinde; vasıfların yahut sosyal sınıfların değişimine karşın, öteki haldeki çirkini bırakılan yerde görüyoruz. Yeniden yüceltme ile yerme arasındaki o belirsiz yerdeyiz; lakin bu kez işin içerisine alışık olmadığımız bu hatlar, boylar ve çizgiler üzerinden kendimizinkileri keşfetme yetisi beliriyor ki bu da empatiden o denli uzakta durmuyor. Şimdilerde en yakın haliyle televizyon ekranlarında ve internette rastladığımız kimi diziler, yahut “Dünyanın En Çirkin Kadını” atfedilen kişi için hazırlanan ve ona benzeyen türdeki diğer tüm yapımlar, bizleri anti-kahraman misyonuna doğru ittiriyor. Keza sürekli güzel görünmemizi öğütleyen imaj üreticileri artık doğal olmamızı öğütlüyor, diğer yandan doğalın sınırını da kenarından güzelce çiziyor. Yani birileri yine dışarıda oldukça yüksek bir ses çıkarırken; birileri tarihe not düşüyor, birileri geri dönüp okuyor, birileri de not düşülen kitapların ağırlığıyla köşeye yığılan kütüphaneleri ile övünüyor.

Dilan Ceylan Emektar

ÖNERİLEN SÖYLEŞİLER

BURAK ŞENTÜRK

BURAK ŞENTÜRK

ILLUSTRATOR - İSTANBUL / KADIKÖY
EDA TAŞLI

EDA TAŞLI

KİNETİK HEYKELTRAŞ - İSTANBUL / KADIKÖY
CAN - MERT UZER  - BUNKER CUSTOM MOTORCYCLES

CAN - MERT UZER - BUNKER CUSTOM MOTORCYCLES

MOTOSİKLET TASARIMI - İSTANBUL / SEYRANTEPE